Süzüg Bilimler 2

Ana Sayfa MakalelerSüzüg Bilimler 2

Süzüg saha ancak yaşanarak fark edilir. Yaşayacaksınız; ya da güvendiğiniz bir kimsenin anlattıklarına inanacaksınız. İlmi de burada yatar. İleride yapacağınız çalışmalarda önce renkler, ardından şekiller görmeye başlarsınız. Daha sonra da size bir konu anlatılır. Başkaları, bunun bir hayâl ve halüsinasyon olduğunu söyleyebilir. Sonra ilerde başka bir tecrübe çıkabilir. Ben bu yola girdiğim zamanlarda bir ilim adamı vardı, inancı zayıftı. Mühendisti; fiziği biliyordu ve süzüg meselelerle dalga geçiyordu. Bir gün çocuğu yandı. Kendisi büyük bir depresyona girdi. Çocuğumu aldı diyerek, ateşe karşı büyük bir kızgınlığı oldu. Kurtarmadın diyerek Tanrı'ya kızıyordu. Bir gün bana şöyle dedi: "Ateşe öyle kızgın bakıyordum ki, ateş birden karşıma dikiliverdi ve konuştu. 'Benim doğam bu, kızma bana! Benim içime düşen yanar!...' dedi." Bu olaydan sonra bu kişi yavaş yavaş fiziki göze görünmeyen yaşama inanmaya başladı.

Gördüğünüz gibi Süzüg sahada her şey konuşur. Ateşin de kalbi vardır, hissettikleri vardır. Ne diyor ateş? Benim kabahatim değil, çocuk benim içime düşerse, yanar. Doğam bu. Git diyemem; benim içime düşen, yanar. Yaratılış bu şekildedir. Ateş de konuşur, sadece o alana girebilmek gerek. Laboratuvarda incelemeden bilinmez diyenler, bunu yaşamadıkları için bilmezler. Süzüg ilimlerde laboratuvar insanın kendisidir. Mikroskop altına bir kandamlası koyduğunuzda mikroskoba bakmasını bilmiyorsanız içindekileri göremezsiniz.  Süzüg saha da öyledir. Oraya girdiniz diye ateş size konuşacak değildir. Bu da bir ilimdir. Öğrenilebilir; ancak bir noktadan sonra da uygulanması gerekir. İstediğimiz kadar kitaplar okuyun, fazla bir yararı yoktur. Süzüg bilimler ancak yaşayarak bilinir; yaşamadan bilinmez.  

Tüm bu nedenlerle erenler bilinmeyene, görünmeyene inanırlar; inanmam demezler. Her şeye olabilir gözüyle bakarlar, onların sözlüğünde olmaz diye bir şey yoktur. Açık fikirlidirler. Bazı şeyleri sezgisiyle yaparlar. Bunun da tarihte güzel bir örneği vardır. Ahmed Yesevî Hoca, çocukluğunda, 7-8 yaşlarında anne ve babasını kaybeder. Babası ölmeden önce küçük Ahmed'in ablasına,  "Ahmet özel bir çocuk; Ona sen bak ve dediğini dinle" der. Ona, verdiği söz üzerine babaları öldükten sonra ablası Küçük Ahmed'e bakar. Birkaç sene sonra ablasına, falanca köye gidelim, ben öğretmenimi arıyorum der. Abla da söyleneni yapar. Köye doğru yürürler. O sırada da o şehirde bir bilge olan Aslan Bey vardır. Aslan bey o gece bir rüya görür. Hz. Muhammed (sav.) ağzına bir hurma koyar. "Bu Ahmed'in" der. Aslan bey sabah uyanıyor, ağzında hurma tadı vardır. Kim bu Ahmet diye düşünmeye başlar. Evden çıkar, yolda yürürken, karşı kaldırımdaki küçük Ahmet'i görür. Selamlaşırlar. Ahmed, Aslan Baba'ya, "Hocam sende bir emanetim varmış, onu almaya geldim" der. 

İşte erenler böyledir. Yaşı yoktur. Aklına eser giderler, bir şeyi yaparlar. Bu her kültürde olur. Ahmet Yesevî Hazretleri de, babasından sonra, ilk öğretmenini bu şekilde buluyor. Bunun gibi birçok hikâye vardır. Tasavvufta, erenlerin bir şeyi neden yaptıkları bazen açıklanamaz. Onlar doğru neyse onu yapar, orada dururlar. Hakikati yapmaktan korkmaz, herkes ne der diye geri durmazlar. Ayrıcalık düşüncesi taşımazlar, gerçekçidirler. Erenlerin özel yetenekleri vardır; hepimizde olduğu gibi. Kimimiz edebiyatta, kimimiz matematikte kuvvetlidir. Erenler kendi yeteneklerini anlatmazlar. Bu süzüg sahanın özelliklerinden biridir. Ben bugün şunları yapıyorum, görüyorum diye konuşmazlar. Bunun nedeni süzüg sahanın gizli oluşudur. Mistik kelimesi de oradan gelir. Gizliliği vardır, açığa vurulmaktan hoşlanmaz. Asıl olan, bilmek görmek yerine yaşamaktır.  Sevgili Yunus, "İlim kendini bilmektir, eğer kendini bilmezsen, bu ne biçim okumaktır" der. Yaşamda kendimizi bilmemiz gerekir. İlim de bilmektir; yani, uygulamak ve yaşamaktır. Yoksa kütüphane olmuşuz, bir kıymeti olmaz. Onu yaşatamıyorsak, aklımız yerine, sırtımızda kitapları taşımak gibidir. 

Erenler, yaşarlar ama söylemezler. Sizin de gördükleriniz olabilir, onu ancak kılavuzunuzla paylaşabilirsiniz. Onu kimseye anlatmaya gelmez. En önemli neden,  gizliliği saklanmıyor diye, süzüg saha sizden geri çekilebilir. Süzüg saha sizi deneyerek ortaya çıkar, size açılır. Size on lira teslim eder, önce bakar ne yapacaksınız diye; sonra yüz lira teslim eder, sonra bin lira. Bin lira aldım diye açıklarsanız, on bin liradan olursunuz. İkincisi bizim benliğimizden kaynaklanır. Benliğimiz yoldan çıkmak için bir köşede bekler. "Sen özel bir insansın" dediği an, erenliğimiz aşağıya düşer. İç boyutta "ben" yok, Bir vardır. Ancak Bir bilinci ile erebiliriz. Onun için bir gizlilik vardır. Erenler başkasının da kendisinin de gizliliğini tutar. Bu nedenle kazanılmış benliklerinden uzaktadır veya uzak durması için savaşır. Bilir ama gizemini belli etmez. Bilgiç olarak ortalarda dolaşmaz. Sabırlı, hoşgörülü, affedici, sade ve basittir. Kendini tanımak için devamlı çaba gösterir. 

Kendini bilme yolu sonsuza giden bir yoldur. Asla bitip tükenmez. Bizler iki sonsuzun arasındayız:  Bedenimiz ve süzüg yüreğimiz arada yaşamın tadına bakar. Tanrı bu iki sonsuzu, iki sağ eli olarak tanımlar. "Ben sizi iki sağ elimle yarattım" der. Bu iki sonsuzdan biri devamlı genişler, diğeri de devamlı küçülür. Biz bu ikisinin arasındayız. İnsan olarak, o kadar büyüğüz. Bu nedenle nereye gelirsek gelelim oradan geçiyoruz; takılmıyoruz. Takılırsak kendimizi engellemiş oluruz. Oradan da geçiyoruz, oradan da, oradan da... Bu sonsuza doğru giden, devam edip duran bir yolculuktur.

Uzm. Dr. Mehmet Kasım
Kişisel Gelişim Danışmanı